Tüm bu muayenelerin sonucuna göre büyük oranda karar verebilirsiniz. Bu algoritma Dr. Behzat DEMİREL tarafından hazırlanmış olup önerileriniz ile geliştirilecektir. Dr. Behzat DEMİREL
Tiroit Hormonları ve İmmün Sistem
Tiroit hormonları ile eser elementler arasında önemli bir ilişki vardır (Ravaglia ve ark 2000). Hem eser elementler tiroit hormon metabolizmasına karışır, hem de tiroit fonksiyonundaki bozukluklar eser elementlerin kan ve dokulardaki düzeylerini değiştirebilir (Arthur ve Beckett 1999, Ravaglia ve ark 2000). Tiroit hormon metabolizmasına karışan bu eser elementlerin en önemlilerinden birisi de çinkodur (Farooqi ve ark 2000). Çinko tip 1 5‟-deiyodinaz‟ın fonksiyonunda vazgeçilmez elementtir ve bu enzim T4‟ün aktif formu olan T3‟e dönüşümü için gereklidir (Danforth ve Burger 1989). Çinko sadece tiroit hormonlarının aktivitesinde değil, aynı zamanda ön hipofizden TSH ve hipotalamustan TRH sentezi için de gereklidir (Brandao-Neto ve ark 2006, Pekary ve ark 1991). Tiroit hormon aktivitesindeki değişikliklerin, selenyum düzeylerinde de önemli değişikliklere yol açtığı (Liu ve ark 2001), selenyum eksikliğinin tiroit hormonlarının düzenleyici fonksiyonları için bir risk oluşturduğuna dikkat çekilmektedir (Kvícala ve Zamrazil 2003). Tiroit kanserli hastaların tiroit dokusundaki selenyum ve çinko konsantrasyonlarının önemli ölçüde düşük bulunduğu, bahsedilen bu elementlerin karsinojenik süreçte rol oynayabilecekleri rapor edilmiştir (Kucharzewski ve ark 2003). Kralik ve ark. (1996)‟ı gerçekleştirdikleri çalışmalarında selenyum ve çinkonun tiroit hormon metabolizması için önemli olduğunu, bu elementlerin eksikliğinde tiroit aktivitesinin de olumsuz etkileneceğini rapor etmişlerdir. Tiroit kanserli hastaların cerrahi operasyon sonrasında magnezyum düzeylerinin önemli ölçüde azaldığı (Al-Sayer ve ark 2004), yine deneysel hipertiroidide hem eritrositte, hem de plazmada magnezyum düzeylerinin kontrollerinden daha düşük seviyede olduğu (Simsek ve ark 1997) rapor edilmiştir. Tiroit aktivitesindeki değişikliklerin bakır metabolizmasını da etkilediği bilinmektedir (Zhang ve ark 2004). Tiroit kanserli hastaların kandaki bakır konsantrasyonunun yüksek bulunduğu ileri sürülürken (Kucharzewski ve ark 2003), tam tersi bir başka çalışmada tiroit kanserli hastaların operasyon öncesi kontrollerinden farklı olmayan serumdaki bakır seviyelerinin operasyon sonrası önemli ölçüde baskılandığı gösterilmiĢtir (Al-Sayer ve ark 2004). Tiroit fonksiyonları ve eser elementler arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda yayın olmasına rağmen, yine de sonuçlar arasında tam bir uyum yoktur (Kralik ve ark 1996, Morley ve ark 1991). Buna karşın, tiroit kanserli hastalarda eser element metabolizmasının nasıl etkilendiğiyle ilgili sınırlı sayıda rapor vardır (Al-Sayer ve ark 2004). Tiroit kanserli hastalarda serumdaki eser element düzeylerindeki değişikliklerin ortaya konulması ve bu değişikliklerin takibinin hastalığın seyri açısından önemli olabileceğine dikkat çekilmektedir (Al-Sayer ve ark 2004). Bu çalışmanın amacı da tiroit kanserli hastalarda eser element düzeyindeki değişikliklerin araştırılmasıdır. Tiroit Bezi Tiroit bezi tanımlanan ilk endokrin bezdir (Ata 1999). Tiroit bezini ilk tanımlayan M.S. ikinci yüzyılda Galen olmuştur. Beze tiroit ismini veren ise 1656 yılında bez üzerine ilk monografı yazan Thomas Wharton„dur. Organın fonksiyonu, kretinizim ve miksödem oluşumunun aydınlatılması için klinik gözlemlerin ve deneysel tiroidektominin birleştirildiği on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar bilinememiştir (Ata 1999). Tiroit hormonunun modern bilgisinin temelini oluşturan ise, tiroidin gliserin ekstremlerinin ve nihayet hafif pişirilmiş koyun tiroidinin yenmesinin miksödeme iyi geldiğinin 1893‟de anlaşılması olmuştur (Ata 1999). Tiroit bezi temelde iki hormon üretir, bunlar tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) dir. Bu hormonlar bazal oksijen kullanımını ve metabolizmasını ve buna bağlı olarak ısı üretim hızını artırırlar. Böylece enerji ihtiyacı, kalorik destek ve termal ortamlardaki değişikliklere karşı vücudu ayarlarlar. Tiroit hormonları aynı zamanda uygun metabolik hızın devam etmesi için gerekli olan oksijen ihtiyacı artırırlar. Son olarak, tiroit hormonları fetus ve çocuğun normal büyüme ve olgunlaşmasında kritik öneme sahiptir (Yanıçoğlu 2002; Yörükan ve ark 2001). Tiroit Hormonları Tiroit bezi, iki molekül tirozin aminoasidini organik bir yapı oluşturmak için inorganik bir element olan iyotla birleştirmesi özelliği ile diğer bezlerden farklılık gösterir. Tiroit bezinin sekresyon ürünleri iyodotirozinler olarak adlandırılırlar. Tiroit bezinin temel ürünü T4 olarak ifade edilen ve tiroksin olarak bilinen 3,5,3‟,5‟tetraiyodotironindir. Bu molekül fonksiyonlarını büyük oranda dolaşımda prohormon olarak gerçekleştirir. Daha az miktarda ise T3 olarak ifade edilen ve basitçe triiyodotironin olarak bilinen 3,5,3‟-triiyodotironin salgılanır. Hedef dokudaki hemen hemen bütün tiroit aktivitesinden sorumlu olan bu hormon aslında çoğunlukla periferal dokularda prohormon T4‟den üretilir. Tanımlanmış bir hormonal etkisi olmayan ve önemsiz miktarlarda salgılanan diğer bir sekresyon ürünü ise 3,3‟,5‟triiyodotironindir. Bu aynı zamanda rT3 veya reverse T3 olarak ifade edilir, çünkü bu T3‟den sadece üç iyot atomundan birinin yerleşiminin farklı olması ile ayrılır. Bu inaktif molekül daha az tiroit hormon etkisine ihtiyaç olduğu zaman üretilen prohormon T4‟ün değişken bir ürünüdür (Berne ve ark 1990). Tiroit Hormonlarının Metabolizması T4 ve T3 suda çözünmezdir. Tiroit hormonlarının taşınması için kan içinde çözünürlük kazanarak plazma proteinlerine tutunmaları gereklidir. Tiroidin temel sekresyon ürünü olan T4 serum proteinlerine bağlı olarak dolaşımda bulunur. g (100-130 nm)‟ dur. Her gün salgılanan T4‟ün yaklaşık %80‟i deiyodinasyonla metabolize edilir, bunun yaklaşık %40‟ı T3‟e ve %40‟ı da rT3‟e dönüştürülür. Kalan %20 ise tetraiodotyroasetik asit oluşturmak için sülfat ve glucuronide ile konjugasyon, oksidatif deaminasyon ve dekarboksilasyon yolu ile metabolize edilir. T3 öncelikli olarak (%80) T4‟ün ekstratiroidal deiyodinasyonu ile üretilir, kalanı ise tiroitden gelir (Felig ve ark 2001). Tiroksin bir prohormondur ve hedef dokuda 5‟-deiyodinasyon yoluyla metabolik açıdan aktif olan T3‟e dönüşür. 5‟-deiyodinasyon, mikrozomal enzimler tarafından katalizlenir ki bunların aktivitesi için redüklenmiş thiollere ihtiyaç vaBağlayıcı proteinler, steroit hormon taşıyıcıları gibi karaciğerde yapılır ve sentezleri östrojenler tarafından artırılır, androjenler tarafından azaltılır. T4‟ün %99‟undan fazlası üç proteine bağlanır: Bunlar tiroit bağlayıcı globulin (TBG), tiroit bağlayıcı prealbumin (TBPA) ve serum albumindir. Dolaşımdaki T4‟ün %75‟inin bağlandığı glikoprotein olan TBG en yüksek affiniteye sahiptir, TBPA‟nın affinitesi daha azdır. Serum albümin ise en düşük affiniteye sahiptir ama en yüksek kapasiteye sahiptir. Yaygın şekilde protein bağlanmasından dolayı, T4‟ün dolaşımdaki yarı ömrü yaklaşık bir hafta iken proteine daha gevşek bağlanan T3‟ün yarı ömrü 1,3 gündür (Felig ve ark 2001). Dolaşımdaki T4‟ün %0,05‟den azı serbest olarak bulunurken, T3‟ün yaklaşık %0,5‟i serbest formdadır (Pocock ve ark 1999). T4‟ün tiroidal sekresyondan türemiĢ bütün toplam günlük üretim hızı 80-100 rdır. Tip I 5‟-deiodinaz aktif bölgesinde selenocyteine içerir (Berry ve ark 1991a). Çoğunlukla, karaciğer ve böbrekte bulunan bu enzim normal şartlar altında T3 üretiminin %80‟ine katılır. Sonuç olarak, T3 üretimi birçok faktörden etkilenir. Bunlardan birincisi, TSH‟ın T4 üretimini düzenlediği yer olan tiroit bezinde tiroit hormon sentezini kontrolüdür. Pek çok koşul altında, periferde T4‟ün T3‟e dönüşümü substrat T4 konsantrasyonu ile orantılıdır ama kontroldeki ikinci nokta karaciğer, böbrek gibi hedef organlarda bir çok anormal koşul sonucunda T4‟ün T3‟e dönüşümünün azalmasıdır. Açlık, hastalık, kortizol, propylthiouracil ve diğer birçok ilaçlar 5‟-deiodinaz aktivitesini azaltır. Açlık esnasında, ilk günün sonunda plazma T3 %20 oranında azalırken, üçüncü günün sonunda bu miktar %50‟ ye çıkar (Pocock
Dislipidemi Karmaşası
Dünyada ölüm nedenlerine bakıldığında Aterosklerotik Kardiyovasküler hastalıklar (ASKH) en önemli nedenler arasında yer almaktadır. Dünyaya paralel olarak ülkemizde de ölüm nedenleri arasında her dönemde ASKH ilk sıralarda olmuştur. Konya’daki duruma bakarsak mevcut durum dünya ve ülkemizden çok farklı değil. Bu durum Konya mutfağının kırmızı et tüketimine olan yatkınlığı, yağ, un, tütün alışkanlıkları, por yapmama vs. birçok neden ile açıklanabilir. ASKH önlenebilir nedenleri olan bir hastalıktır. Dislipidemi ise ASKH’nin en önemli önlenebilir nedenleri arasında yer alır. Bu nedenle tanı ve tedavisinde öncelikle 1.ve 2. basamakta çalışan hekimlere büyük görevler düşmektedir. Ülkemizde birinci basamakta görev yapan ve sağlık sisteminin ilk ve en önemli halkası olan Aile hekimliğine başvuran kişilerin ASKH’nın önlenebilir nedenleri arasında yer alan dislipidemi açısından incelenip karar verilebilmesi için hekim tarafından kullanılan dislipidemi kılavuzlarının tüm tıp camiasında ve herkes tarafından anlaşılır ve kullanışlı olması önemlidir. Ancak son yıllarda yayınlanan birçok dislipidemi kılavuzu olmasına rağmen aralarında oldukça ciddi farklılıklar vardır. Bu nedenle güncel ve yerel bir dislipidemi kılavuzuna acilen ihtiyaç vardır. Son 25-30 yıla baktığımızda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde ve aynı paralellikte Konya ilinde de VKI yükselmesi dolayısı ile obezite artışı gözlemlenmektedir. Obezite ve diğer faktörlerin artışı ile birlikte Tip2 DM tanısı alan hastalarında artması,bu durumlara paralel olarak dislipidemi sıklığını da giderek artırmıştır ve sonuçta dislipidemi tedavisi hem güncel hem önemli bir hal almıştır. Tanı ve sayıdaki artışa rağmen tedavide standardizasyonun sağlanamaması halen büyük sorun teşkil etmektedir. Kılavuzlar bu aşamada büyük önem taşımaktadır. Konya’da görev yapan ve dislipidemi tanı ve tedavisinde aktif yer alan Aile hekimleri olarak standart kılavuzlara ihtiyaç duyulduğunun farkındayız. Çok değil daha 10 yıl öncesine kadar dünyada ve ülkemizde dislipidemi tanı ve tedavisinde ABD ulusal kolesterol eğitim programı ( NCEP ATPIII ) kılavuzu yaygın bir şekilde kullanılıyordu. En azından tüm dünyada bu konuda bir standardizasyon sağlanmıştı. Ancak nedeni anlaşılmayacak şekilde son yıllarda Avrupa ve kuzey Amerika’da farklı uzmanlık dernekleri tarafından birbirinden farklı birçok kılavuz yayınlanmaya başladı. Bu kılavuzların tanı ve tedavilerinde farklılıkların görülmesi dislipidemi tanı ve tedavisindeki kafa karışıklıklarını artırmıştır. Mevcut kılavuzları incelediğimizde aralarındaki önemli farklardan birisi risk analizini hesaplarken hangi lipoproteinlerin kullanılacağıdır.Kılavuzların büyük bir kısmı LDL kolesterol yüksekliğini tedavi başlamasında önemli bir veri kabul etmekte iken, son zamanlarda ise Non-HDL kolesterol düzeyi,uluslararası ateroskleroz derneği kılavuzunda öncelikli tedavi hedefi olarak tanımlanmıştır.Bu görüşü ABD klinik endokrinologlar birliğide kabul etmektedir. Non-HDL kolesterol tokluk durumda da ölçülebilmesi nedeniyle de önemli bir klinik avantaj sağladığı bu kılavuzlarda vurgulanmaktadır. Dislipidemi kılavuzları arasındaki diğer bir fark ise riskin hesaplamasıdır. Kılavuzların bir çoğu kardiyovasküler risk hesaplarken mortalite ve morbiditeyi birlikte değerlendirip 10 yıllık risk hesabı vermektedir. Ancak Avrupa kardiyoloji derneği (ESC) ve Avrupa ateroskleroz derneği (EAS) ortak yayınladıkları kılavuzlarında 10 yıllık mortalite esası ile hesap yapmaktadır. Uluslararası ateroskleroz derneği ise yayınladığı kılavuzda risk hesaplanmasının ömür boyu olmasını öngörür. ABD kardiyoloji birliği (ACC) ve ABD kalp derneği (AHA) kılavuzlarında ise risk hesaplamaları 30 yıl içindir. Bu kılavuzlarda olan başka bir sorun mevcut kılavuzların 40 yaş üzeri için hazırlanmış olmasıdır. Sadece ESC/EAS kılavuzunda gençlerdeki risk durumunu kendi yaş gruplarına göre karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Ancak bu başka bir sıkıntıya sebep olacaktır çünkü karşılaştırılan grubu oluşturan populasyonun kimlerden oluşacağı konusudur. Her ülkenin hatta ülke içerisinde her bölgenin bile farklı yaşam koşulları, spor anlayışları ve gıda alışkanlıkları vardır. Tüm bunlara bakıldığında dislipidemi tanı ve tedavisinde aktif olarak yer alan aile hekimleri olarak beklentimiz, kılavuzlarda olan fikir karmaşasının bir an önce sonlandırılması ve tedavide hedeflerin net olarak koyulmasıdır. Günümüzde görsel ve yazılı basında çıkan bir çok haber nedeni ile başvuran hastalar arasında diyetine dikkat etmeme, tedaviye direnç, alternatif tıpa yönelme ve statin karşıtı bir duruş sergilenmektedir. Aynı şekilde hekimler açısından da kılavuzlar arasındaki gerek tanı gerekse tedavi açısından farklılıklar kafaları daha da karıştırmaktadır. Bu karışıklığı önlemek adına günümüzde kardiyovasküler riskli olarak birçok kılavuzda adı geçen ülkemizde bir an önce karşılaştırmalı verilere dayanan, ülkemiz koşullarına uygun, bölgeler hatta her il için ayrı ayrı hazırlanmış güncel bir dislipidemi risk hesaplayıcı kılavuzları yapılacak çalışmalarla bir an önce oluşturulması gerekmektedir. Dr. Hamdi Akkuş
Covid-19 Bulaşında Bilinmesi Ve Yapılması Gerekenler
COVID-19 hastalığına neden olan SARS-CoV-2 virüsünün yayılmasının başlıca sebebi öksürük veya hasta bir kişiye dokunduktan sonra kişinin kendi yüzüne dokunmasıyla meydana gelen sıvı (damlacık) temaslarıdır. Virüs yolculuğu burada başlar ve hedefi, en dramatik etkiyi yaratabileceği iç organlar olan akciğerler, dalak ve bağırsaklardır. Akciğerler milyarlarca epitel hücreile çevrilidir. Bu hücreler sizin vücudunuzda organlarınızı ve mukozanızı astarlayan (saran) sınır hücreleridir. İlk enfekte olan hücreler de yine bunlardır. Koronavirüs, bu hücrelerdeki spesifik (belirli, bu virüse özgün) ACE2 reseptörüne (almaç, virüs ile anahtar kilit uyumu gösteren bağlanma bölgesi) genetik materyalini hücre içine enjekte edip çoğaltmak için bağlanır. Hücre yeni gelen bu talimatı uygular, virüsü kopyalar ve hücre kritik noktaya gelene kadar orijinal, enfektif (hastalık yapıcı) virüsün kopyalarıyla dolmaya başlar. Kritik noktaya ulaştığında hücre bir nevi erimeyle kendini imha eder ve daha fazla hücreye saldırmaya hazır olan yeni virüsleri salar. Hastalıklı hücre sayısı katlanarak artar, yaklaşık 10 gün sonra milyonlarca vücut hücresi enfekte olmuş ve milyarlarca virüs ise akciğerleri sarmıştır. Virüs bu esnada çok fazla hasar vermese de asıl canavarı yani kendi bağışıklık sisteminizi üzerinize salacaktır. Seni koruması gereken immün (bağışıklık) sistemi aslında çok tehlikeli olabilir. Bağışıklık sistemi hücreleri virüsle savaş için ciğerlere geldiğinde koronavirüs, bu hücrelerden bazılarına bulaşır ve kargaşa yaratır. Hücreler ne gözleri ne de kulakları olmadığı için sitokin adlı küçük haberci proteinleri ile iletişim kurarlar. Neredeyse bütün bağışıklık reaksiyonu bu proteinler tarafından kontrol edilir. Virüs, bu bağışıklık hücrelerinin aşırı tepki vermesine ve önüne geleni öldürmesine sebep olur. Sıklıkla dile getirilen sitokin fırtınası ile bağışıklık sistemini saldırı çılgınlığına sokar. Vücudu savunmak için gerektiğinden fazla asker göndererek hem kaynakları boşa harcar hem de çevreye hasar vermesine neden olur. İki çeşit hücre kargaşa çıkartır. İlki olan nötrofiller, olay yerine vardığında öldürücü enzimler salgılayarak hem enfekte hem sağlıklı hücreleri kayba uğratır. İkincisi ise katil T hücreleridir ve diğer hücrelere kontrollü bir şekilde intihar etmelerini bildirir. Böylelikle ne kadar çok savunma hücresi gelirse o kadar çok zarara yol açar ve akciğer dokusunu öldürür. Çoğu iyileşen hastada bağışıklık sistemi yavaşça ve kontrollü bir şekilde durumu ele alır ve enfekte (hastalıklı, bulaşlı) hücreleri öldürür, diğerlerine bulaşmasını önleyerek savaş alanını temizler. İyileşme süreci başlar. Koronavirüs bulaşan hastaların çoğunluğu da böylece hastalığı hafif semptomlarla atlatır. Fakat bazı vakalar ilerleyip kritik noktaya ulaşabilir. Daha kötü vakalarda milyarlarca epitel hücre ölmüş, dolayısıyla akciğerlerin koruyucu tabakaları yok olmuştur. Bu da demektir ki hava almamızda görev alan kesecikler (alveoller) normalde çok büyük problem olmayacak bakteriler tarafından işgal edilebilir. Hastalar zatürreye yakalanır, solunum zorlaşır hatta durabilir ve hastalar yaşayabilmek için solunum cihazlarına (ventilatör monitörleri) bu yüzden ihtiyaç duyar. Bağışıklık sistemi haftalardır tam güç çalışıp antiviral (virüs karşıtı) silahlar üretmişlerdir fakat bu sefer de binlerce bakterinin çoğalmasına dayanamaz. Bakteriler kana karışır ve tüm vücudu sarar. Bu durumda ölüm fazlasıyla olasıdır. Grip ile karşılaştırılsa da çok daha tehlikelidir ve hâlâ süren bir salgın olması nedeniyle kesin bir oran verilmese de daha bulaşıcı ve daha hızlı yayılanıdır. Koronavirüs gibi bir pandemi için ilk günlerde yapılanlara bağlı olarak iki gelecek vardır: hızlı ve yavaş… Hızlı pandemi korkunç ve çok hayata mal olacak, yavaş pandemiyi ise tarih kitapları yazmayacaktır. Hızlı Pandemi Neden Çok Kötüdür? Çünkü aynı anda çok insan hasta olur. Eğer rakam büyürse sağlık sistemi kapasitesi aşılır. Ne herkese yardım etmek için yeterli sağlık çalışanı ne de yeterli sayıda solunum cihazı gibi sağlık ekipmanı bulunur. İnsanlar tedavi alamadan ölür, sağlık çalışanları ise hastalandığından kapasite daha da düşer. Eğer böyle bir senaryo oluşursa, kim yaşayacak kim yaşamayacak durumu ortaya çıkar (triaj). Bundan kaçınmak için elimizden geldiğince dünya yani biz bunu yavaş bir pandemiye çevirmek zorundayız. Böylece herkes tedavi alabilir ve hızlı pandemideki gibi bir kırılma noktası yaşanmaz. Koronavirüs için şu an bir aşımız olmadığından davranışlarımızı sosyal bir aşı olarak düzenleyebiliriz. İki maddeye indirgenirse: Enfekte olmamak ve başkalarını enfekte etmemek. Önemsiz gibi gelse de yapabileceğiniz en iyi şey ellerinizi yıkamak. Sabun aslında güçlü bir araç. Koronavirüs basitçe yağdan bir kılıf içerisinde ve sabun da bu yağdan kılıfı parçalayarak virüsün aktifliğini engelliyor. Ayrıca ellerinizi kaygan yapıp, mekanik hareketler ve su ile virüsü söküp atıyor. Bir diğeri size hoş gelmese de sosyal mesafeyi korumak. Tokalaşmak ve sarılmaya ara vermek. Eğer evde kalabiliyorsan da toplum fonksiyonları için dışarıda olan doktor, kasiyer, polis ve çalışmak zorunda olan meslek gruplarını korumak adına evde dur. Sen onlara bağımlısın onlar da senin hasta olmamana… En kısa sürede pandemi kelimesini hayatımızdan çıkarmak dileğiyle… (kaynak.Kurgezagt dan)
El-Ayak-Ağız Hastalığına Dikkat
Mevsim itibari ile hem hava sıcaklığında meydana gelen değişimler hemde kreş ve okulların açılması ile değişik kültür ve ortamlardan bir çok çocuğun bir araya gelmesi bulaşıcı hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.Bunlardan bir tanesi olan el-ayak-ağız hastalığı; boğaz ağrısı,yüksek ateş, iştahsızlık,karın ağrısı ve vücutta döküntü gibi belirtiler ile kendini gösteren hastalıktır ve bu hastalıktan korunmak için kreş ve okullarda ilk günlerinden itibaren gerekli hijyen tedbirlerini almak büyük önem taşımaktadır. El-ayak-ağız hastalığında farklı klinik şekilerinin olması kişilerin bağışıklık sistemlerindeki farklılıklarından dolayıdır ve hastalığın seyri değişiklik gösterir.Yüksek ateş,bademcikte kızarıklık,ağız içinde aft ve ciltte döküntü halinde kendini gösteren hastalık çocuklarda el,ayak ve bileklerinin bazen kısmen bazen de nerede ise tamamında kızarıklık olmaktadır. Klinik olarak 1 ila 3 günlük ateşli dönemi takiben ya da ateşle beraber el ve ayak içleri,ayak tabanları,bez bölgesi,gövdede ayrıca ağız içerisinde ortaya çıkan ağrılı ve kaşıntılı olabilen içi sıvı dolu kırmızı döküntüler görülür. Deriden kabarık olarak gözlemlenen bu kırmızı döküntüler,kasıklarda,kalçalarda,dizlerin arkasında ve genital bölgelerde de görülebilir.Döküntüler ve ateş 5-6 gün sürebilir ve ateş 38 ile 40 derece arasında değişkenlik gösterebilir.Bazı hastalarda ağız içerisinde oluşabilen aftlar nedeni ile yutma güçlüğü ve beslenme isteksizliği şikayetleri ile karşılaşılmaktadır. Hastalıkta oluşan döküntüler kaşıntılı ve ağrılı olabilirler.Hastalığın çoğu kendiliğinden iyileşme gösterirken,beslenme güçlüğü ve ateşin geçmediği hastalarda yatarak sıvı ve destek tedavisi verilebilir. Günümüzde hastalığa özel uygulanan bir tedavisi olmamasına ve kendi kendini sınırlayan hastalık olmasına rağmen 1 hafta süre ile bulaşılıcılığını sürdürebilir. Bu hastalıkta ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak parasetamol ve ibuprofen içeren şuruplar önerilebilir.Döküntüler kaşıntılı ise kaşıntı giderici losyonlar önerilebilir.Ilık sabunlu su ile yıkamanın zararı yoktur.Yutma zorluğu olan çocuklarda sıvı,ılık ve yumuşak besinler ile yeterli miktarda sıvı alımına önem verilmelidir.Ağız içerisindeki lezyonlar için lokal antiseptik ve anestezik madde içeren diş jelleri verilebilir, böylece çocukların beslenmesini daha konforlu hale getirilebilir. El-ayak-ağız hastalığına karşı en etkili korunma yöntemi olarak hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Alınması gereken önlemler ; . Bulaşıcı olduğundan hasta kişilerden uzak durulması . Çocukların ortak oyuncaklar ile oynadıkları alanların düzenli şekilde dezenfekte edilmesine öze gösterilmelidir. . Çocukların ellerini düzgün şekilde yıkadıklarından emin olunmalı . Bebek bezleri değiştirildikten sonra eller iyice yıkanmalı . Tabak,kaşık,çatal,havlu gibi kişisel eşyaların ortak kullanımından kaçınılmalı . Hastalar ile öpüşme ve sarılma gibi yakın temasda bulunulmaması
Tuzlu Su ile Ağzı ve Burnu Çalkalamak Viral ve Bakteriyel Enfeksiyonları Önler Mi?
Viral veya bakteriyel enfeksiyon geçiriyorsanız tuzlu su ile ağzınızı ve burnunuzu temizleyin, gargara yapın. Virüs ve bakterileri öldürerek hastalığın önüne geçebilirsiniz. Gerçek mi? Gelin irdeleyelim, Durum biraz karışıkGerçek Taraflar Ne? Tuzlu su ile yapılan ağız/burun gargarasının grip gibi enfeksiyonların süresini, bu hastalıklar sırasındaki ilaç kullanımını ve hastalığın yayılma miktarını kısmen de olsa azalttığını gösteren, 2019’da yayınlanmış saygın bir makale mevcuttur. Sahte Taraflar Tuzlu su gargarasının viral enfeksiyonları önlemek veya iyileştirmek konusunda etkili olduğu tıp camiasında genel geçer olarak kabul gören bir uygulama değildir. Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmanın yazarları da bulgularının genellenebilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadırlar. İddianın Kökeni Tuzlu suyun hastalıklara iyi geldiği bilgisi, oldukça antik bir bilgidir ve “ninelerden torunlara” asırlar boyunca aktarılmıştır. Öyle ki, tuzlu suyun enfeksiyonlara iyi geldiği 1350’li yıllardan kalma Hatha Yoga Pradipika gibi metinlerde bile bulunmaktadır. Bu tür uygulamalar genellikle hatalı ilişkilendirme (hatalı korelasyon) sonucu doğan mitlerdir; yani bir uygulama ve o uygulama sonucu elde edildiği iddia edilen sonuç arasında herhangi bir ilişki olmasa bile, davranış ile sonuç arasında bir ilişki olduğu sanılır. Buna post hoc ergo propter hoc ya da kısaca post hoc safsatası denmektedir: yani “biri diğerinden önce oldu, dolayısıyla biri, diğerinin sebebidir” safsatası. Bir şeyin bir diğer şeyden önce yaşanması, o şeyin diğerinin nedeni veya sonucu olduğu anlamına gelmez. Tuzlu su gargarası sonucu hastalık belirtilerinin iyileşmesi, tuzlu suyun hastalığı iyileştirdiği anlamına gelmek zorunda değildir. Ancak kimi zaman bu antik bilgilerde doğruluk payları da olabilmektedir; yani gerçekten de aradaki ilişki nedensel olabilmektedir. Bu vaka, henüz genel geçer olarak kabul görmese bile, potansiyel olarak o örneklerden birisidir. Bilgiler 2019’da Nature Scientific Reports dergisinde yayımlanan bir akademik makalede St. Johns Hastanesi’nden Dr. Sandeep Ramalingam, Edinburgh Üniverstiesi Toplum Sağlığı Merkezi eş başkanı Dr. Aziz Sheikh, Wellcome Fonu Klinik Araştırma Hizmetleri’nden Catriona Graham ve Alerji ve Solunum Araştırma Grubu başkanı Dr. Lynn Morrice, bu iddiayı bilimsel teste tabi tutmuştur. Araştırmacılar, deneye katılan 66 katılımcıyı iki gruba ayırmışlardır (32’si müdahale grubu, 34’ü kontrol grubu olacak şekilde). Gruplardan birisi hipertonik tuzlu burun irigasyonu (yıkaması) ve gargarası (HSNIG) uygulamış, diğeri ise normal üst solunum yolu enfeksiyonu (URTI) tedavisi görmüştür. Denekler, hastalandıktan sonra iyileşene (ve kendilerini en az 2 gün iyi hissedene kadar) bir günlük tutmuşlardır. Deney, en çok 14 gün boyunca sürdürülmüştür ve deney boyunca deneklerden 5 defa örnek toplanarak viral dökülme miktarı ölçülmüştür. Viral dökülme, bir virüs tarafından enfekte edildikten sonra, virüsün vücuttan atılma miktarına verilen bir isimdir. Deney sonunda, tuzlu su ile gargara ve burun temizliği (HSNIG) yapan grupta: Hastalık, 1.9 gün daha az seyretmiştir. İlaç kullanımı %36 daha az olmuştur. Viral dökülme gün başına 0.5log100.5log_{10}0.5log 10 dolaylarında gözlenmiştir. Hastaların %87’si bu tedaviyi kabul edilebilir bulmuştur. Hastaların %93’ü bu tedavinin semptomlarına(Hastalığın Belirtileri) olumlu etki ettiğini düşündüğünü söylemiştir. Araştırma çifte kör standartlarına uymamıştır ve pilot çalışmadır; ancak rastgeleleştirme standartları uygulanmıştır. Bu nedenle araştırmacılar, herhangi bir genel geçer sonuca varabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğuna dikkat çekmektedir. Buna rağmen, söz konusu argüman yönünde, saygın bir dergide yayınlanmış, önemli bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Benzer şekilde, 2016 yılında Türkiye Tıp Bilimleri Dergisi’nde yayınladıkları bir araştırmada Tülin Köksal ve ekip arkadaşları, 2 yaş altındaki üst solunum yolu enfeksiyonlarında tuzlu su ve deniz suyu kullanımının burun tıkanıklığına etkisini incelemişlerdir. Bulgularına göre her ikisinin kullanımında da burun tıkanıklığının ve zayıflığın azaldığı, uyku kalitesi ve beslenme kalitesinin arttığı gözlenmiştir. Görüş Birliği Bulunmuyor! Öte taraftan, 1998 yılında P. Adam ve ekip arkadaşları tarafından Archives of Family Medicinedergisinde yayınlanan bir diğer çalışmada, 143 hasta üzerinde tuzlu su ile gargara yapmanın etkileri incelenmiş ve 119’undan veri toplanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre tuzlu su kullanımının iyileşme üzerinde hiçbir etkisi gözlenememiştir. Konuyla ilgili bir Cochrane Araştırması da bulunmaktadır. Cochrane Veritabanı’nda 2016 yılında yayınlanan bu araştırmada 2 ayrı randomize kontrollü deney incelenmiş ve toplamda 116 yetişkin deneğe odaklanılmıştır. Bu çalışmadaki araştırmalardan birisi, %2 hipertoniklikteki 150 mililitrelik su ile müdahaleyi, diğeri ise 5 mililitrelik tuzlu su spreyini kullanmıştır. Cochrane Araştırması’nın bulgularını şöyle özetleyebiliriz: Söz konusu araştırmaların denek popülasyonları çok farklı gruplara aittir ve sonuca varmayı zorlaştırmaktadır. Eldeki bulgular, düşük hacimli (5 mililitrelik) tuzlu su spreylerinin, intranazal steroid uygulamasına herhangi bir avantajı olmadığını göstermektedir. Yüksek hacimli (150 mililitrelik) tuzlu su gargarasının, plasebo uygulamasına nazaran bir miktar faydası olduğu bulunmuştur. Söz konusu deneylerden birinin veri kalitesi düşük, diğerinin veri kalitesi çok düşüktür. Buna paralel bir şekilde, Wuhan Koronavirüsü(2019-nCoV) salgını sırasında Dünya Sağlık Örgütü, Agence France-Presse (AFP) tarafından kendilerine gönderilen bir e-postaya 24 Ocak 2020’de şöyle yanıt vermiştir: Bir insanın ağzını tuzlu su ile yıkamasının koronavirüse karşı herhangi bir fayda sağladığına dair hiçbir güvenilir kanıta sahip değiliz. Salgın sırasında bu tavsiyelerin yayıldığı kaynak olarak gösterilen Zhong Nanshan’ın araştırma ekibi ise şu bildiriyi yayınlamıştır: Tuzlu su ağzı ve boğazı temizlemeye yardımcı olur ve faranjiti tedavi etmekte yardımcı olabilir. Ancak yeni koronavirüs, solunum yolunu enfekte etmektedir ve ağzı yıkayarak tedavi edilemez. Bu, hastanemizde görev alan Dr. Zhong’un ekibinin söz konusu söylentiyi resmi olarak çürütmesi olarak görülmelidir. Yani tuzlu su ile gargara ve burun yıkamanın hangi hastalığın tedavisine yardımcı olmak amacıyla uygulandığı da önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü ve birçok sağlık kuruluşu/uzmanı, solunum yolu enfeksiyonlarında tuzlu suyun herhangi bir faydası olduğunu düşünmemektedir. Fakat boğaz hastalıklarında tuzlu su kullanımı bir nebze olsun faydalı olabilir. Bu açılardan ele alacak olursak, tıp camiasını genel geçer olarak ikna edici miktarda verinin henüz oluşmadığı söylenebilir. Bu konuyu sonuca bağlayabilmek için daha fazla ve daha kaliteli araştırmalar gerekmektedir. Sağlıcakla kalın.. Tufan Soydabaş (Kaynak: Women’s Health, Yazar: Çağrı Mert Bakırcı)
Pozitif Ebeveynlik
POZİTİF EBEVEYNLİK HAKKINDA MERAK ETTİĞİNİZ HER ŞEY Çocuk yetiştirmek mutluluk, heyecan ve keyif verdiği kadar zor bir süreç. Bir bireyi doğru yönlendirmek, mutlu olacağı ve mutlu edeceği bir hayatı yaşamasına olanak sağlamak yeterince zor. Hele bu birey kişinin kendi çocuğu olursa araya duygusal sebepler de girdiği için süreç daha da karmaşık bir hale geliyor. Bu süreci kolaylaştırmak isteyen yeni nesil anne babalar ise farklı metotların peşinde. Pozitif ebeveynlik tam olarak bir metot değil. Anne babaların eski davranış biçimlerinden sıyrılarak daha sağlıklı çocuklar yetiştirmek için benimsedikleri ve dünya çapında karşılık bulmuş bir hareket. Bu hareketin çıkış noktası ise Alfred Adler ve RudolfDreikurs adlı Viyanalı psikiyatrların çalışmaları. POZİTİF EBEVEYNLİK NEDİR? Dr. Laura Markhampozitif ebeveynliği, çocuklar için pozitif bir disiplin, nazik bir rehberlik ya da sevecen bir kılavuzluk olarak adlandırıyor. Pozitif ebeveynliği benimseyen anne babalar, çocuklarının doğru yoldan ayrılmamasını hedefliyor. Bunu da çocuklara ceza vermek yerine onlara güvenecekleri bir rehber olaraksağlıyor.Çalışmalara göre bu tutum, çocukların düşünceli ve sorumluluk sahibi olmasını sağlayarak daha mutlu çocuklar ve ebeveynler yaratıyor. POZİTİF EBEVEYNLİK İÇİN NELER YAPMALI? Pozitif Ebeveynlik ile ilgileniyorsanız ilk yapmanız gerek bakış açınızı ve kendinizi değiştirmeniz. Size bağırarak bağırmamanızı söyleyen anne babalarınızı ve “Dediğimi yap, yaptığımı yapma” deyişini anımsayarak işe başlayabilirsiniz.Aşağıdaki tavsiyeleri uygulayarak çocuklarınızı pozitif ebeveynliğin olumlu yönleri ile tanıştırabilirsiniz. POZİTİF EBEVEYNLİK İÇİN TAVSİYELER 1. Her zaman nedene odaklanın! Çocuğunuz hiç hoşlanmadığınız bir davranışını gördüğünüzde onu disipline etmeden önce bu davranışın nedenini anlamaya çalışın. Bu neden size anlamsız gelse de emin olun çocuğunuz için çok önemli. 2. Kuralları koyarken hem nazik hem de katı olun! Nazik ve katı olmak yan yana çok doğru durmasa da çocuklarınıza bir şeyi yapamayacaklarını söylerken geri adım atmadan nazik olabilirsiniz. Koyduğunuz kuralları ona nazik ve anlayacağı bir dille anlatın. Bağırmaktan, küçük düşürecek sözler söylemekten kaçının. 3. Ara verin! Ebeveynlik 7/24 bir sorumluluk olsa da sınırlarınızın aşıldığını ve dayanamayacağınızı hissedeceğiniz anlar olacaktır. Bu anlarda kısa bir ara vermenizde fayda var. Çocuğunuz eğer davranışını sürdürüyorsa ona kısa bir ara vermek istediğinizi söyleyin. Başka bir odaya gidin. Bu kısa ara hem çocuğunuzun hem de sizin sakinleşmeniz ve yeniden konuşabilmeniz için fırsat yaratacaktır. 4. Net ve tutarlı olun! Çocuklarınıza sınırlamalar koyarken sebepleri ve sonuçlarını ciddi ve net bir şekilde ifade edin. Çocuğunuzun sınırlamanın sebebini iyice anladığından emin olun. Bu noktadan sonra tutarlı davranın. Anne ya da babalardan birinin sınırları gevşetmesi çocuğun kafasının karışmasına sebep olabilir. Bu nedenle birlikte hareket edin ve sınırlamalar konusunda geri adım atmayın. 5. Yaşa göre hareket edin! 3 yaşının altındaki çocuklar, beyindeki prefrontalcortex adı verilen bölümün gelişim aşaması sonucu, neden sonuç ilişkisi kurmakta zorlanır. Bu nedenle 3 yaşın altındaki çocuklara davranışlarının sonuçlarını açıklamak yerine yeniden yönlendirmeye çalışın. 3 yaşın üzerindeki çocuklarınıza ise her hareketlerinin bir sonucu olduğunu anlatın. 6. Sabır, sabır, sabır! Pozitif ebeveynlik çocuklarınızın bir gecede değişmesini sağlamaz. Hem yetişkinler hem de çocuklarda bir davranış biçimini öğrenmek ve benimsemek zaman ister. Sonuçları uzun vadede göreceğinize inanın ve sabırlı bir şekilde ona rehberlik etmeye devam edin.
Kemalettin Kardeşimizin Son Mesajı
Bugün Kemalettin arkadaşımız/kardeşimiz ile son kez buluştuk. Ve Kemalettin bize dedi ki: Arkadaşlarım, Dostlarım, Kardeşlerim! Ben de dün sabah tıpkı sizin gibi kalktım. Kahvaltımı yaptım,canım ailemle birlikte. Son kez olduğunu bilmeden. Giyindim. Her zaman ki şıklığım üzerimdeydi yine. Ve çıktım evimden. Bindim arabama. Her zaman ki yoldan işyerime vardım. Baktım gelen hastalarıma. Sonra arkadaşlarımdan, öğleden sonra buluşmak üzere ayrıldım. Dönmeyeceğimi bilmeden.. Dönemeyeceğimi hiç ama hiç tasavvur etmeden ayrıldım. Ve şu an benim için burdasınız. Hepinizin yüzünde bir hüzün. Ben ise musalla taşında, bir kaç metre bez parçası dışında herşeyimi dünyada bırakarak gidiyorum. Son kez bir araya geliyoruz sizinle. Bundan sonra toplantılarınıza gelmeyeceğim. Bensiz yapacaksınız toplantılarınızı artık. O yüzden ; Sizden bir ricam var. Katıldığım bu son toplantının hatırına beni dinleyin! Kulaklarınızı dört açarak! Ben de sizin gibi çok cenaze namazı kıldım. Çok el kaldırdım dualar için. Fatihalar okudum,tıpkı sizin gibi, Tam da bulunduğunuz yerde. Ama hep başkasına.. Hep başkası için.. Çünkü ölüm hep başkasına aitti. Bizimle ilgisi yoktu ki. Dilimizle söylerdik hep. Herkes ölecek diye. Ama içimiz hiç mi hiç kabul etmedi,etmezdi. Konduramazdık ölümü kendimize. Ve şimdi ; Ben başkası oldum. Siz de ben. Bulunduğum yerden size haykırıyorum Bağırıyorum. Var gücümle. Ama sesimi size duyuramıyorum. Duymuyorsunuz beni. Tıpkı daha önce benim de başkasını duymadığım gibi. Ben hayat arkadaşımla vedalaşmadan gidiyorum dostlar. Zamanım olmadı çünkü. Ben iki tane ciğerpareme haber etmeden gidiyorum. Bugün telefonlarına bile çıkamadım. Çok ani oldu. Ben, kalbini kırdığım,küs olduğum dostlarımla da helalleşmeden gidiyorum. Fırsat bulamadım hiç. Ben borçlu olduklarımla ve alacaklarımla hesaplaşmadan gidiyorum. Bunlar aklıma bile gelmedi. Ölüm hakkaten ani imiş. Bizzat gördüm. Emekli olup, rahat edeceğimi düşünüyordum, yıllarca hayal ettiğim bu düşüncemi gerçekleştiremeden gidiyorum. Emekli paramla bahçeli evin balkonunda çayımı yudumlarken, torunlarımı çimlerin üzerinde bisiklet sürerken izleyecektim. Aklıma hiç mi hiç bir şey gelmedi dünya namına. Hayat kısaymış meğer, Hem de çok kısa.. Hiç değmezmiş kendimizi o kadar yıpratmaya Gidiyorum ! Gidiyorum dostlar ! Yokum artık ben ! Gidiyorum… Hepinizi terkediyorum. Bir daha dönmemek üzere.. Ölüm gerçek , Burnumuzun dibindeymiş meğer.. Yaşı Yokmuş ölümün Zamanı da, İltiması da… Bugün bana geldi. Yarın kim bilir. Kıyamıyorum size, Sizden biri olabilir demeye.. Ama; Söylememem gerçeği değiştirmiyor. O yüzden; Şu üç günlük dünya için kalp kırmaya değmez. Komşu ile kavga etmeye değmez. Etrafımdakiler hoşgörülü ve nezaketli olduğumu söylerlerdi hep. Ben de kalp kırmamaya dikkat ediyordum, farklı düşüncelere saygılı olmaya özen göstermeye çalışıyordum. Ama ben de insanım. Kırmışımdır birilerinin kalbini muhtemelen. Ama.. helalleşemedim kimsecikle. O kadar ani idi ki gidişim, anlatamam. Üç kuruşluk dünya malı için içimizi daraltmaya değmez değerli dostlar.. Evlatlarımızın; eşlerimizin kalbini kırmaya hele hiç değmez. Gidiyorum Ben size hakkımı helal ediyorum … diyemeden gidiyorum… Zamanım olmadı çünkü. Ama siz helal edin ! Hatta beni tanıyan herkesten, benim adıma helallik dileyin. Bu da benim sizden ricam olsun, Son ricam ! Hoşça kalın.✋
Anaflaksi Algoritması
ANAFLAKSİ (Yaptığınız her işlemi kaydetmeyi unutmayınız) 112 ARANIR BİLGİ VERİLİR ve 112 GELENE KADAR 1- Solunumu kontrol edilir, O2 satürasyonu 90-92 üstünde olacak şekilde 6-8 litre O2 verilir. Oksijene rağmen hipoksi devam ediyorsa entübasyona hazırlıkta yapılmalıdır. 2- Adrenalin(1ml=1mg şeklinde mevcutolup) büyüklere yarım ampul (0.5ml=0.5 mg), çocuklara 0.01 mg/kg üzerinden kalçadan veya bacakta antertolateral kısımdan yapılır.Atağın hafif olduğunu düşünüyorsan büyüklere 0.3 cc, çocuklara 0.15 cc im yapabilirsin. Düzelma olmazsa 10 cc sf ile sulandırılarak iv verilebilir Semptomları ve kan basıncı düzelene kadar 15-20 dk da bir verilebilir Anaflaksi yapıcı enjeksiyonun uygulandığıyerede 1 mg geçmemek üzere emilimi azaltmak üzere scyapılabilir. 3- Damar yolu açılarak %09 NaClbaşlanır , Ringerlaktat veya kolloidlerde (Dekstran) verilebilir, yetişkinlere 1-2 litre çocuklara 10-20 ml/kg verilir. 4- Kan basıncı ve nabzı mümkün olan en kısa sürede yazılıp kaydedilir. (Tedavi sonucunu takip etmek için ) Yatar pozisyonda bacakları hemen havaya kaldırılabilir, yalnız bu trendelenburg pozisyonu solunum sıkıntısı olanlarda sorun yaratabilir dikkat etmek gerekir. 5- Metil prednisolon yetişkinlere 80-120 mg, çocuklara 2mg/kg iv yapılır, Veya Deksametazon “Dekortamp” 2 ampul 6- Antihistaminikler,ürtiker veya anjioödem varsa hemen yapılmalıdır. Systral veya AvilAmp 1 amp iv-im hafifse im, ağırsa iv 7- Bronkospazm varsa, Nebülizatörlesalbutamal (“ventolin”) veya “combivent” tek dozlu flakonnebülizatörle Salbutamalarağmen bronkospazm devam ederseeAminofilin “Aminokardol” 0.15 mg/kg çocuk 0.25 mg/kg yetişkin iv çok yavaş verilebilir, başka bir alternatif olarak adrenalin 0.3 cc nebulizatörle verilebilir, Astım hastası ve-veya bronkdilatörlere dirençli solunum sıkıntısı devam ediyor ise Magnesyum sülfat ampul yetişkinlere 2 gr, çocuklara 25-50 mg/kg iv verilir. 8- Hipotansiyon sıvıreplasmanı ve adrenaline rağmen devam ederse glukogonhypokit(glucagen)1mg amp den 5dk da bir 1 amp iv verilebilir 9- Bradikardi varsa Atropin,0.5 veya 1 ml (0.5-1 mg) çocuklarda 0.01-0.03 mg/kg iv Bu bilgiler hastaya ve hastanın durumuna göre değişmekle birlikte kesin bilgiler olmayıp Dr.Behzat Demirel tarafından Aile Hekimlerimiz için düzenlenmiştir.
KonAHED Diyor ki!
Değerli Aile Hekimi arkadaşlarım, Aile hekimliğine geçeli 8 yıla yakın bir süre olmasına rağmen, hepimizin sahada gördüğü gibi maalesef sistem tam olarak oturmamış, değişen ve gelişen sağlık beklentileri yanında değişen idari yapılanma da sistemde aksamalara neden olmuştur. Aile Hekimliği sisteminden ve dolayısıyla Aile Hekimlerin’den beklentiler zaman içinde değişiklikler göstermiştir, işte tüm bu süreç içinde sahada çalışan hekimler olarak sürece müdahil olmak, yönlendirmek, sorunları dile getirmek ve çözüme katkı sunmak istedik. Bu amaçla bir çatı altında toplanıp, sivil toplum kuruluşu olarak sisteme katkı sunmak adına KonAHED Konya Aile Hekimleri Etkinlik Derneğini kurmaya karar verdik. Bir grup Aile Hekimi arkadaşımızla çıktığımız bu yolda, 2 ay gece gündüz çalışarak, 20.09.2017 tarihinde Valilik dernekler masasına kuruluş dilekçemizi verdik, 2 gün gibi kısa bir sürede sayın Valimizin destek ve onayları ile 22.09.2017 tarihinde derneğimizi Konya’da çalışan Aile Hekimi arkadaşlarımızın hizmetine sunduk. Değerli arkadaşlar bildiğiniz gibi STK lar demokrasilerin olmazsa olmazıdır, sorunların dile getirilmesi, çözüm önerilerinin sunulması, gücünü üyelerinden alan STK çatısı altında, daha etkili olacaktır ve muhatap bulacaktır. Dernek tüzel kişiliği hiçbir çözüm üretemez, etkisi olamaz, onu işletecek etkili yapacak güç bizleriz. KonAHED yönetimindeki arkadaşlarımız ülkemize, sağlık sistemimize ve biz çalışan aile hekimlerine faydalı olabilmek için fedakarca çalışmaktadırlar, ailelerinden, özel hayatlarından zaman çalarak hiç bir menfaat gözetmeksizin yaptıkları bu çalışmalar sizlerin desteğiyle katlanarak amacına ulaşacaktır.Bizlere düşen derneğimizin yanında yer almak, destek olmaktır. KonAHED Konya Aile Hekimliği Etkinlik Derneği’nin ülkemize ve aile hekimi arkadaşlarımıza hayırlı olmasını diler, desteğiniz için teşekkür eder, saygılarımı sunarım. Dr. Mehmet Sadrettin Özerdem Yönetim Kurulu Başkanı









